Menkıbeler

ŞEYH TURESAN VELİ HAKKINDAKİ MENKIBELER

Şeyh Turesan Velî hakkında tarihi kayıtlar yanında, halk arasında yaşatılmış ve bugünlere kadar gelmiş bir kısım menkıbeler (hikayeler)de bulunmaktadır. Bunları ilk defa 1846’da İncesu ‘da doğan azınlıklardan İncesulu araştırmacı öğretmen olan Jean Nicolaides derlemiştir. Bir kısmı bu şahsın topladığı bilgilere ait olan “Anadolu’nun Halk Hikayeleri” ismi ile 1889’da Paris’te basılan dört büyük bölümlü kitabın ikinci bölümü Türkçeye çevrilmiştir. Burada Şeyh Turesan Velî ile ilgili şu bilgiler bulunmaktadır:
Alaaddin (I. Alaaddin Keykubad) Konya Selçuklu Sultanı iken İran’da bulunan Horasanlı yetmiş bin derviş oradaki karışıklıklar sebebi ile (Moğollar’ın İran’a girmeleri) Anadolu’ya sığınmaya karar verirler.
Alaaddin Keykubat bu yetmiş bin dervişi kabul eder. Onlara en büyük misafirperverlik gösterir. Onları buraya yerleştirmek için birçok hediyeler verir ve şeyhlerine en verimli topraklar ve en geniş imtiyazları bağışlar.
Bu şeyhlerden biri olan “Şeyh Tür Hasan Velî” Konya Selçuklu Sarayında büyük bir itibar kazanır hatta sultanın mühürdarı olur. Şeyh Tur Hasan Velî’nin fazilet sahibi hanımı da sultanın hanımının gözde nedimesi haline gelir. Daha sonra Şeyh Tur Hasan Velî ile birlikte bu yetmiş bin dervişin başka bir şeyhi olan Şeyh Çoban’ı Alaaddin Keykubat Erciyes Dağı yakınındaki verimli topraklara yerleştirir.
Şeyh Turesan Velî şimdi mezarının bulunduğu Tekke Dağı’nın tepesine yerleşir. Şeyh Çoban ise Erciyes Dağı’nın batı yamacında şimdi onun adını taşıyan bölgeye yerleşir.
Osmanlı Sultanı Murat, Bağdat seferine giderken ordusu ile Şeyh Tür Hasan Velî ve Şeyh Çoban’ın toprakları arasındaki ovadan geçerken iki şeyh dağdan inip sultan ve yanındakilere misafirperverlik gösterirler. Bu şeyhlerin geldiğini gören Sultan Murat attan inerek onlara saygı gösterir, bir müddet şeyhlerin yanında yürüyerek onlardan düşman hakkında bilgi ister. Ordu bu görüşme sebebi ile oyalanmaktan sabırsızlanır. Sultan Murat onlara” yürüyün ama yavaş, yavaş” diye emreder. Ondan sonra bu ovanın adı “Yavaş” olur.
Sultan Murat kendi kendine şeyhlerin onu ve ordusunu doyurmak için yiyeceği nereden bulacaklarını düşünerek onların davetini kabul etmek istemez. Ama iki ihtiyarın ısrarı karşısında onları reddedemez. Halbuki Şeyh Tur Hasan Velî’nin ancak bir kişiyi doyuracak biraz bulguru vardır. Şeyh Çoban’ın ise bir topak tereyağı ve bir zembil yulafı vardır. İki şeyh erzaklarını birleştirip pilav hazırlarlar. Bu pilavla sultanı ve ordusunu doyururlar. Şeyh Çoban’ın yulafı da ordunun atlarını doyurur.
Şeyh Tur Hasan Velî ile Şeyh Çoban Sultan Alaaddin Keykubad’ın kendilerine ihsan buyurduğu toprakları paylaşmak için bir araya gelirler. Şeyh Çoban Erciyes Dağı’ndan aldığı kocaman bir taşı “bu taşın düştüğü yer bize sınır olsun” diyerek fırlatır. Üç yüz kilo gelen bu taş Erciyes Dağı’ndan bir günlük mesafede bugün Şeyh Çoban’ın türbesinin bulunduğu yere düşer. Mübarek Şeyh bu taşı öyle kuvvetle sıkmıştır ki parmaklarının izi bu taşa çıkmıştır. Bu Velînin mezarının yanında başka bir kaya üzerinde atının nal izleri bulunmaktadır. (Bu hikâye esasen Şeyh Turesan Velî için anlatılır.)
Şeyh Tur Hasan Velî dünyadaki en faziletli insanlardan biri olup Allah (c.c.) nazarında büyük bir velî idi. Kanatkârlığı aşın derecede olup bütün hayatı boyunca siyah taştan sofrası üzerinde bulgur pilavı yerdi. Çevredeki insanlar onun varlık içinde böyle yapmasına şaşıyorlar ve taş sofrası dikkatlerini çekiyordu. Onun birçok hanımdan kırk çocuğu olur. Onlar da kendisi gibi sâde şekilde yaşarlar ve örnek insan olurlar. Hatta bunlardan birisi keramet sahibi olup kuşlarla yabani tavşanlar bu adama gelip yumurta ve yavru zamanlarında avcıların kendilerini avladıklarından şikayette bulunurlar. Bunun üzerine bu zat Erciyes Dağı civarında avcıların kuşları ve diğer hayvanları avlamalarına engel olur. Son zamanlara kadar Tekke Dağında avlanmak yasaktı.
Bugün yine İncesu ve çevresinde yukarıdaki menkıbelere yakın olarak anlatılan hikayeler bulunmaktadır. Şeyh Turesan Velî tekkesinin kapısı önünde bulunan delikli taşla ilgili olan menkıbe şöyledir:
Alaaddin Keykubad’ın hanımı Hunat Hatun Şeyhe çok hürmet gösterir ona yardımcı olmak istermiş. Çünkü Şeyh onu Hrıstiyan iken müslüman etmiş. Hatun bu şekilde ona yardımda israr edince Şeyh o zaman keramet göstererek eline büyükçe bir taş alıp bu taşı attığında düştüğü yere bir tekke ve türbe yaptırmasını söylemiştir. Sonra birkaç kişinin yerinden kaldıramayacağı bu kaya parçasını fırlatmış taş hızla giderken önce ona “yavaş taşım yavaş” demiş. O anda taşın geçtiği yer “Yavaş” ismini almış, sonra yine taşa “tekne taşım tekne” demiş ve taş bu söz üzerine orada durmuş. Halkta bu sözü “tekke” diye anlamış ve buraya “Tekke Dağı” ismini vermiş. Hunat Hatun da taşın durduğu bu yere tekke ve türbe yaptırıp etrafındaki çok büyük araziyi ona bağışlamış. (Bu hikayedeki tekne kelimesi belki durmak, oturmak manasında olan Arapça sekne sekine kelimesi idi). Şeyhin attığı taş bugün orada durmakta olup, taş üzerinde boydan boya delik olarak parmağının izi ve kılıcının izi bulunmaktadır. Yine dağda bugün kaybolmuş atının ayaklarının izleri vardı. Şeyh başka bir kerameti ile dağın tepesinden, asasını vurarak su çıkartmıştır. Bugün “Asa” denen bu pınar, tekkenin batısında üç yüz metre kadar uzakta bulunmaktadır.
Bütün bu menkıbelerde tarihi bilgiler vardır. Alaaddin Keykubat ve Hunat Hatun, Selçukluların en önemli sultanı ve valide sultanıdır. Gerçekten Şeyh Turesan Vakfını Hunat Hatun kurmuş ve tekkeyi yaptırmıştır. Alaaddin Keykubat zamanında doğudan Moğol, Cengiz tehlikesi zuhur etmiş ve Anadolu’ya göçler hızlanmıştır. Bu arada Mevlana babası Bahaeddin Veled, ve Seyyid Burhaneddin de Anadolu’ya gelmiş, Selçuklu devlet adamlarından himaye görmüşlerdir. Bağdat Seferine çıkan IV Murat kıs-sası, Selçuklu Sultanı veya beylerinden biri ve belki doğu Seferine çıkan Alaaddin Keykubat veya Moğollar üzerine giden Hunat Hatun’un oğlu Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev üzerine olmalıdır. Halk Şeyh Çoban’ın Tekke Dağının doğu karşısında bulunan Erciyes eteklerinde İncesu’nun, Şeyh Şaban köyünde medfun Şeyh Şaban-ı Velî olduğunu söylemekte ve onun Şeyh Türesan Velînin kardeşi olduğunu belirtmektedirler. Aynı köyde köy içindeki bu türbeden başka doğusundaki sarp tepe üzerinde Emir Çoban’ın yaptırmış bulunduğu halkın “Evliya” dediği bir Selçuklu türbesi daha bulunmaktadır. Şeyh Çoban ismi ile asıl tekke (zaviye) ve türbe Kulpak köyü hududunda olduğu yukarıda belirtilmiştir.


Başdere Kasabasından bir vatandaşın atı kaybolur. Adam gelinini atı bulması için gönderir. Atı aramaya giden gelin, hava kararınca Şeyh Turesan Veli zaviyesine girer ve bir süre sonra da yorgunluktan burada uykuya dalar. Şeyh Turesan, uyuyan gelinin rüyasına girerek: “Atınız Başpınar çeşmesinin başında bağlı duruyor, git al!” der. Uykudan uyanan gelin çeşmenin başına gittiğinde gerçekten de atın orada olduğunu görür.


Şeyh Turesan Velinin manevî gücüne, onun bir veli, ermiş olduğuna inanmayan Başdere’den bir karı koca geceyi Şeyh Turesan zaviyesinde geçirirler ve burada da cinsel ilişkiye girerler. Bu şekilde uykuya dalan karı koca sabah kalktıklarında kendilerini Başpınar çeşmesinin yanında bulurlar.


Başdere Kasabasından iki kişi define aramak amacıyla Şeyh Turesan Veli zaviyesinde kazı yaparlar. Bir şey bulamayınca da zaviyenin giriş kapısında bulunan mermer taşı söküp götürürler ve bu taşı ev yapımında kullanırlar. Bir gün zaviyenin bakımıyla ilgilenen şahsın rüyasına giren Şeyh Turesan Veli, “Başdere’den şu iki kişi zaviyeyi talan etti ve zaviyede bulunan mermer taşı aldılar, evlerinde şuraya koydular. Git onlara söyle taşı geri getirsinler.” der. Bunun üzerine zaviyenin bakımıyla ilgilenen kişi, bu durumu şahıslara bildirir ve taşı geri alarak tekrardan zaviyeye koyar. Taşı çalan bu kişilerin kendilerinin ve nesillerinin başından musibet eksik olmadığı, kiminin delirdiği, kiminin çocuğunun sakat doğduğu, kiminin intihar ettiği bugün de Başdere’de anlatılmaktadır.


Civar köylerden hayvancılıkla uğraşanlar zaviyenin çevresindeki araziyi yazın yaylak/mera olarak kullanmaktadırlar. Yaylacılar her akşam zaviyenin kapısına içi su dolu bir ibrik koyarlarmış. Sabah geldiklerinde ise ibrikte su olmadığını ve yerlerin ıslak olduğunu görürlermiş. Yaylacılar bu durumu Şeyh Turesan Veli’nin ibrikteki su ile abdest alması şeklinde yorumlarlarmış.


Yazın koyunlarını otlatmaya gelen bir çoban, yağmurlu bir günde koyunları zaviyenin içerisine girdirmeye çalışır. Hayvanlar girmek istemez ancak çoban onları zorla içeri girdirir. Aynı gün İncesu’ya sel gelir ve ilçeye büyük zarar. Bir kısım halk sel olayını şeyhin zaviyesine yapılan bu saygısızlığa bağlar.


Rivayetlere göre Şeyh Turesan Veli Hazretleri üç kardeştir. Kardeşlerinden biri Ürgüp yolu üzerindeki Karacaören mevkiinde yaşamaktadır. Şeyh Turesan, bir gün Ürgüp’e giderken kardeşinin yanına uğrar. Kardeşi o esnada arpa biçmektedir. Şeyh kardeşine, “Ne uğraşıyorsun, bir dua edeyim de arpalar biçilsin.” der ve dua eder. Dua ile birlikte arpalar deste deste toplanır. Bunu gören kardeşi, “Ben arpaları biçerken her bir arpa için bir ihlas okuyup sevap kazanıyordum, sen beni bundan mahrum bıraktın.” deyince Şeyh Turesan Veli Hazretleri kardeşine, “O zaman sen de dua et de arpalar eski hâline dönsün.” der. Bunun üzerine kardeşi dua eder ve arpalar tekrardan eski hâline döner.


Şeyh Turesan Veli Hazretlerinin kabrinin ayak ucunda bir taş bulunmaktadır. Bu taşın üzerine çıkıp dua edenler dua esnasında eğer iradeleri dışında kendi eksenleri etrafında dönmeye başlarlarsa bu durum dualarının Allah katında kabul olduğuna/olacağına işaretmiş. Zaviyenin kapısından girişte sağ tarafta duvar yüzeyinden tavana çıkan bir taş merdiven bulunmaktadır. Daha önceleri bu merdivenin bitiminde çatıya çıkmak için küçük bir delik varmış. Rivayete göre bu delikten geçenlerin dualarının kabul olduğuna/olacağına inanılırmış. Ancak bu delik zaviyede yapılan restorasyon sırasında kapatılmıştır. Bu olağanüstü anlatılar onun halk nazarındaki kutsiyetini ve kabrinin bulunduğu coğrafyada bugün bile canlı olarak yaşadığını göstermesi açısından önemlidir.


Turhasan veya Turesan, Danişmentnameye göre Kapadokya hâkimi ve komutanıdır. Kapadokyanın haçlılardan alınmasından sonra oranın ilk valisi olarak tanınmaktadır. Konyaİstanbul bölgesinin komutanlığını yapmış Aksaray’daki Hasan dağı ismini kendisinden almış, İstanbul Alemdağı’nda adına Kalesi bulunmaktadır. Mütevâzi bir hayat yaşamış, ömrü boyunca siyah mermer üzerinde bulgur veya prinç pilavı yemiştir.** Şeyh Turesan Veli hazretleri pilav yediği ve pilavı sevdiğinden adının yaşatılması için her yıl haziran ayının son haftası pazar günü Kayseri’de kendi adına kurulan dernek tarafından zaviyenin bulunduğu arazide etli pilav etkinliği düzenlenmektedir.


 Keşfi ve kerameti açık olup Alaeddin Keykubat`a mühürdarlık danışmanlık yaptığı da söylenir. Dergâhın faaliyeti Osmanlı Devleti sonuna kadar halefleri tarafından devam ettirilmiştir. Binanın kitabesinde zaviyeden bahis olmadığı gibi, Turhasan ismi de geçmemektedir. Fakat bir vakfiyeye göre Turhasan, zaviyenin şeyhi olup vakfın da ilk mütevellisidir. Mahperi Huand Hatun bu mütevelliliği onun ahfadına yani âilesine bırakmıştır. İncesu ilçesinde “Tefsirli” sülalesinden Mahmut Şık ve Mahmut Köseoğlu’na babalarından intikal eden 1279-1284 ve 1295 Hicri tarihli Berat ve Berat suretlerinde de ismi “Şeyh Turhasan Veli” şeklinde geçmektedir.


Bir menkibeye göre Hasan ve Ali adlarında iki evliya birer yüksek dağın üzerinde münzevî bir halde yaşarlar. Günün birinde ikisi de güya kerametlerini denemek için sınamaya karar verirler. Bir ara karşılaştıklarında Şeyh Hasan mendilini dağın karıyla doldurur ve korkunç sıcağa rağmen karın bir damla erimedigi görülür. Şeyh Ali de mendilini kızgın korla doldurur. Ateş mendili yakmaz. Deneme devam ederken kimseye görünmeden kadınlar hamamından içeri dalarlar. Çıkışlarında Ali’nin korları mendili hiç yakmamıştır ama Hasan’ın mendilindeki kar damlamaya başlamıştır. Çünkü o, hamamda yıkanan kadınları gördüğünde aklından geçen kötü düşüncelere engel olamamıştır. Bunlar, iki dağa kendi adlarını verirler. Kayseri çevresinde Ali dağı ile Hasan dağı meşhurdur


 Diğer bir menkibeye göre Şeyh Turesan Veli Hazretleri üç kardeştir. Kardeşlerinden biri Ürgüp yolu üzerindeki Karacaören mevkiinde yaşamaktadır. Şeyh Turesan, bir gün Ürgüp’e giderken kardeşinin yanına uğradığında kardeşi o esnada arpa biçmektedir. Şeyh kardeşine, “Ne uğraşıyorsun, bir dua edeyim de arpalar biçilsin” der ve dua eder. Dua ile birlikte arpalar deste deste toplanır. Bunu gören kardeşi, “Ben arpaları biçerken her bir arpa için bir ihlas okuyup sevap kazanıyordum, sen beni bundan mahrum bıraktın.” deyince Şeyh Turesan Veli Hazretleri kardesine, “O zaman sen de dua et de arpalar eski hâline dönsün” der. Bunun üzerine kardeşi dua eder ve arpalar tekrardan eski hâline döner.


 Hunad Hatun, Prenses Destina olarak Alanya’dan Konya’ya oradan da Kayseri’ye gelin gelirken yolda İncesu yakınlarında dinlenmiş, rivayete göre Prenses Destina daha çok önceden bir rüya görmüş, Rüya’da yaşlı dede ona üzüm ikram etmekte, İslam dinini anlatmaktadır. Kayseri’ye gelirken işte bu dinlenmede rüyada gördüğü gibi Şeyhin elinden üzümü almış, aynen rüyadaki gibi İslam’ı onun ağzından dinlemiş, müslüman olmaya da karar vermiştir. Şiirde bu durum Hunad Hatun’un diliyle şöyle dile getirilmiştir: 

Yediğim üzümün hâlâ damağımda tadı

 Rüyâda gördüğüm pir, gönüllerin üstadı.

 Günümüzde de İncesu bağları, üzümü ve pekmezi hâlâ meşhurdur. Bu yolculukta Şeyh Turesan Veli’nin Hunat Hatun’un müslüman olmasına da vesile olduğu rivayet edilir. Bu sebeple Hunat Hatun şeyhe vefa göstergesi olarak sultan annesi olduğunda buraları Şeyh Turesan Veli hazretlerine vakfettiği söylenmektedir. 


Vakıf belgelerinde, yatsı namazından sonra ihlasla Allah’ın zikredilmesi, bu zikirden sonra Kur’an-ı Kerim’den Mülk suresi okunması şartı vardır.** Mülk suresinin fazileti hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kur’an’da otuz ayetlik bir sûre var, bir kimseye şefaat eder ve o kişi mağfiret olunur, O “Tebâreke” sûresidir” Tirmizi, es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1981, Fedâilil-Kur’ân 9; Ebu Davud, es-Sünen, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1981, Salât, 322; İbn Mâce, es-Sünen, Çağrı Yay., İstanbul, 1981, Edeb 52; Hz. Peygamber, Secde ve Tebâreke (Mülk) sûrelerini okumadan uyumamıştır. Bkz. Tirmizi, Fedâil’ül-Kur’an **


Şeyh Turesan hayatta oldukça vakıf gelirlerinden zaviyenin tamir ve ihtiyaçları karşılanması, şeyhin vefatından sonra çocuklarından şeyhliğe geçeceklere ve vakıfta bulunan idarecilere, şeyhlik, kâtiplik, nazırlık ve imamlık görevleri ile şeyhin evladına ve torunlarına tahsisat ve hisse verilmesi de vardır. Bahsedilen bu arazinin öşür, çift, kazanç, silah, koyun ve arı kovanlarının vergisi ile evlenme vergileri Şeyh Turesan zaviyesine vakfedilmiştir.


Tekkenin bu enterasan yeri seçilirken bu yeri Şeyh Turesan Velî’nin, şimdi tekke önünde bulunan ortası delikli büyük bazalt siyah taşı, Erciyes’ten atarak tayin ettiği, taşın durduğu bu yere “Durağım” dendiği hakkında halk arasında menkıbeler de anlatılmaktadır. Anlatılan sözlü menkibeye göre; müritleri Şeyh Turesan Veli’ye Erciyes dağındayken “Hocam nereye yerleşeceğiz” diye sorarlar. Siyah ortası delik bazalt taşın ortasına parmağını geçirir, ileriye doğru Bismillah Ya Allah! diyerek fırlatır. -İşte bu taşın düştüğü yere inşallah Tekke’mizi inşa edeceğiz ve duracağız.. der. Şimdiki Tekke’nin olduğu yerde taşı bulurlar. 


Şeyh Turesan Veli’nin Erciyes’ten Attığı Taş – Zaviye’nin Cümle Kapısı Tekkenin yeri konusunda halk arasında anlatılan diğer bir menkıbe de şöyledir: “Hunat Hatun müslüman olmaya vesile olduğu için şeyhe çok hürmet gösterir ve ona yardımcı olmak istermiş. Hunat Hatun bu şekilde ona yardımda ısrar edince Şeyh Turesan Veli, o zaman keramet göstererek eline büyükçe bir taşı alıp attığında düştüğü yere bir zaviye yaptırmasını söylemiştir. Sonra birkaç kişinin yerinden kaldıramayacağı bu kaya parçasını fırlatmış taş hızla giderken ona önce “yavaş taşım yavaş” demiş. O anda taşın geçtiği yer “Yavaş” ismini almış, sonra yine taşa “tekne taşım tekne” deyince taş bu söz üzerine orada durmuş. Halk da bu sözü ‘tekke’ diye anlamış ve buraya “Tekke Dağı” ismini verilmiştir. Hunat Hatun da taşın durduğu bu yere vefa borcu olarak tekke ve türbe yaptırıp etrafındaki çok büyük araziyi ona bağışlamıştı.”